Karalama Defteri

  • 23/2/2008 - -Zaman- dediğin nedir ki?
  • Kategori: Edebiyat

     

     

    Acaba zaman çift yöne doğru akar mı?

    Mesela; bir ucu doğuya bir ucu da batıya doğru aksın.

    Yahut kuzeye ve güneye…

    Bu isteğimizin kabul edildiğini düşünelim bir an.

    Her yön sahibi ayrı ayrı zamanları yaşasın.

    Ayrı zamanları yaşamak ‘çağ’ farklılıklarını da beraberinde getirecektir.

    Bu fotoğrafı bir tek düzlemde indirgemek saçmalık mıdır?

    Dünya âleminde dört ana yön vardır tarihsel olarak.

    Bu tamam.

    Ama aynı dünya düzleminde dört farklı ‘zaman’ olduğunu varsayarsak işin içinden çıkabilir miyiz?

    Bunun esaslı ve tatmin edici cevabını bilmiyorum.

    Lakin yorum yapmak gibi bir hakkımın olduğunu da inanıyorum.

     

    Dünya düzleminde ilim ve teknoloji anlamında farklı zamanları yaşayan toplulukların olduğunu bilmekteyiz.

    Bu bilgiden hareketle diyebiliriz ki: her farklı topluluk farklı bir zamanı yaşayabilmektedir.

    Biri altın (aydınlık) çağını yaşarken diğeri de karanlık çağını yaşayacaktır.

    Şimdi bu açıklamama itiraz edilebileceğini biliyorum.

    Denilebilir ki: bu anlattığın zaten vardır.

    Bunun için aynı düzlemde farklı zamanlara ihtiyaç yoktur.

    Tek bir zaman kavramı ile anlattığın bu vaka zaten yaşanıyor ve yaşanmakta.

    Bu itirazı kaale alıyorum.

    Madem böyle bir itiraza muhatap ettim kendimi, öyleyse farklı bir kanaldan ilerleye çalışalım...

     

    Bilgi ile ulaşabileceğimiz bu âlemin kaç boyutunun olduğunu şu anlık bilmemekteyiz.

    Ama bu âlemden başka âlemlerin olduğunu ‘bilgi’ olarak bilmekteyiz.

    Bu günün ilmi ‘bir boyuttan farklı bir boyuta geçme’ noktasında çalışmalarını hızla sürdürmektedir.

    Bu evrenin sonlu olmadığı bilgisi gittikçe ağırlığını hissettirmektedir.

    Bulunduğumuz galaksinin haricinde farklı galaksilerin de olduğu varsayımlar arasında yerini sağlamlaştırmıştır.

    Hem Kuran’dan alıntı yaparsak ‘cin’ler âlemini de gündemimize alabiliriz. ( ‘cin’ ile ‘can’ akrabadır, ayni kökten gelir… )

    Neticede ‘bilgi’ babında birçok âlemin veya boyutun olduğu kesindir.

    İmdi diyebiliriz ki: her farklı âlemde farklı zaman birimi bulunmaktadır.

    Örneğin, dünya düzlemindeki bir yıl ile cin’lerin yaşadığı âlemdeki bir yıl aynı olmayıp tam eşdeğer karşılığının bilgisi elimizde değilse bile aynı olmayacaklarını da kestirebilecek yeterlilikteyiz.

    Aslında bugün bunu müşahede etmiş de değiliz.

    Çünkü ismi geçen âlemde yolculuk yapmış bir insanla da muhataplığımız yoktur bildiğimiz kadar. Hal böyle olmasına karşılık cinlerin genel özelliklerini vahyin kültürüyle yoğrulmuş toplumlardan süzülerek bize dek ulaşan bilgilerden elde edebiliriz.

    Cin terimini ‘görünmez varlıklar’ olarak çevirebiliriz.

    Cinlerin en önemli özelliği ‘dumansız ateş’ten yaratılmış olmalarıdır.

    Dumansız ateş ne demek?

    Ateş olmayan yerden duman çıkmayacağına göre, duman olmayan yerden ateş çıkaralım!

    Dumansız ateşten ilham alarak ‘elektrik’ özelliği taşıyan bir varlığın olabileceği ihtimalini ortaya atabiliriz.

    Bildiğimiz üzere elektrik en nihayetinde bir ‘akım’dır.

    Bir yerden bir yere kolaylıkla ve çok hızlı bir şekilde ulaşabilmektedir.

    Şimdi; cinlerin çok hızlı ve çok kolay seyrü sefer eylediklerinin kabulünü heybemize koyalım bir.

    Bir cinin dünyaya iltica ettiğini yahut sızdığını düşünelim.

    Bu varlık şüphesiz kolayca ve hızlı bir şekilde dünya düzleminde seyahat edebilecektir.

    Bize göre, gözümüzü açıp kapayıncaya kadar bir yerden başka bir yere varabilir.

    Bu anlamda cinlerin bu dünya âleminde ulaşım problemleri bulunmamaktadır.

    Bu cin için zaman kavramı değişmiş midir acaba?

    Eğer cinlerin yaşadığı âlemde ‘zaman’ kavramının var olduğunu kabul ediyorsak –ki vardır-, acaba bu âlemde hangi zaman birimiyle hareket edeceklerdir.

    Kendi ortamlarındaki zaman birimiyle mi yoksa bu âlemdeki zaman birimiyle mi muhatap olacaklar?

    İlk teorinin işlediğini varsayarsak cin’in burda olmasıyla doğacak olan bir ‘zaman içinde zaman’ vakasıyla karşı karşıya olacağız.

    Yani aynı düzlemde ‘iki farklı zaman’ oluşmuş olacak.

    Bu durumda ‘zamanlar arası çatışma’ olur mu dersiniz?

    Eğer cevap olumlu ise biri birini yutacak yahut yok edecektir.

    Acaba hangisi hangisini yok eder?

    Bu âlemdeki zaman biriminin yavaş, cinler âlemindeki zaman biriminin hızlı olduğunu elimizdeki ‘bilgi’ ile kestirebiliriz.

    Hızlı olan yavaşı yutar diyorsak dünya âlemi yok olacaktır bu durumda.

    Yani ‘cin’ dostumuzun dünyaya sızmasıyla birlikte yaşamakta olduğumuz bu âlem yavaş yavaş yahut hızlı bir şekilde yok olacaktır.

    Cevabımız olumsuz ise aynı cin dostumuzun bu âleme gelmesiyle yok olması bir olacaktır. Yani burdaki zaman mefhumuna yenik düşecek neticede kara deliğe düşer gibi kaybolacaktır. Bu anlattıklarımız tamamen varsayımdır, akıl yürütmedir.

    Bunlar ‘deneyle’ kanıtlanmış şeyler değildir.

     

    Bu çizdiğimiz karmaşık manzarada önümüze bir sürü soru işareti çıkmaktadır.

    Bizim gayretimiz zaman mefhumunu elimizden geldiğince çözümlemek idi.

    Lakin daha da karmaşık hale getirdiğimiz de ortadadır.

    Başlarken ‘bir’ soruyla başladık yürüdükçe heybemizdeki soruların epeyce arttığını gördük.

    Şu halde zaman mefhumunu ‘ele geçiremeyeceğimiz’ sonucuna ulaşabilir miyiz?

    ‘Ulaşırız tabi’ diyorsak bu akıl yürütme işlemimizi hemen durduralım.

    ‘Hayır, ulaşamayız’ diyorsak devam edelim...


    Abdullah

    Yorum ( 3 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 21/11/2007 - Öykümsü Denemeler-1 (Safdil)
  • Kategori: Edebiyat

     

    -Uf be! Bu ne? Bu kadar insan...

    -Hiç bu kadar insanı bir arada görmemiştim.

    -İpini koparan gelmiş.

     

    Yoğunluk kadar çoğunluk var.

    Mevcudat kadar insan. Mahşeri ve askeri bir prova mı?

    -Evet.

    Ama. Korkular salınmış.

    -Endişeli misin? Kulağının ardından kan damlıyor.

    Burunlarınızı yere atın. Sürtülsün.

    Ürperiyorsun.

    -Korkuyor musun? 

    Kan titrek, can titrek.

    -Haydin yürüyün. Tek ve tek.

    Gözlerine ak düşmüş bak. Gözlerin akıyor.

    Dinlemedin ki hiç. Bakma demiştim sana.

    -Durun! Sakın aşağıya bakmayın. Bu tarafa bakın.

     

    Pazar kurulmuş, panayır. Can pazarı mı salınan? Telaşın peşinden koşuyor uğultu koyu bir bulut gibi.

    -Soyunun! Çırıl çıplak olun. Bakmayın. Bu tarafa bakın!

    -Koşun. Sakın arkanıza bakmayın! Yürüyün.

     

    Gökyüzünün heyecanı beni de heyecanlandırdı. Ne bekliyor ki, kızıllanmış. Dekor yavaş yavaş tamamlanıyor.

    Tamam.

    Artık homurdanın.

    Susmayın!

    Mırıldanın.

     

    -Heyy ! David’i gördün mü buralarda?

    -Hayır. Sen Yavuz’a rastladın mı hiç?

    -Evet. David, Yavuz’u sormuştu bana az önce.

    -Ya, öyle mi!

    - !!!...

     

    Adem’in veletleri birbirlerini arıyor. Biri diğerinin peşinde.

    Soruyor biri: “Falancayı gördün mü? “

     

    Yoğun bir kompozisyon. Meydanda oradan oraya koşan insanlar ve onlardan semaya yükselen korku dolu boğuk bir uğultu ve çaresizliğin nişanesi yankılar, arada bir de olsa bağırışmalar.

     

     

    -Hakkımı istiyorum senden!

    -Ne hakkı...!

    -Mutlak Otorite’ ye çıkacağız...

    .......?!

     

    Olanlara bakın hele! Bir yanda kaçanlar, bir yanda kovalayanlar!

     

    Kaçmak çare mi?

    Ne münasebet! Değil elbet. 

    Peki ya olup bitenlere ne ad takalım? Korku, macera, merakın peşinden koşmak, bilmediğinin ardından sürüklenmek, sükünet, emniyet, huzur, mutluluk, hüzün. Hangisi? Hiçbiri! O zaman şöyle diyelim: işler olacağına varır. Evet, bu esaslı oldu.

     

    -Buldum!

    En çarpıcı ismi buldum: Safdillik.

    Bak bakayım koşanlara. Ta alınlarına bak. Çoğunun alnında büyük harflerle “safdil” yazıyordur. Ama dur! Hepsini aynı kefeye koymayalım. Peki, hangilerine safdil diyelim?

     

    Birinci tespit: Kaçanlar safdildir.

     

    Hakikati bulduk.

    -İtiraz eden var mı?

    Var! Ben itiraz ediyorum. Niye kaçanlar safdil olsun. Hem niye kaçmasınlar ki? Olabilecekleri tahmin ettikleri için kaçıyorlar, görmüyor musun?

     

    İkinci tespit: Kovalayanlar safdildir.

     

    -İtiraz eden?

    Var elbet. Kabul edilemeyecek olan şeyleri kabul edilebilir olarak sunmayın arkadaşlar! Bunu kabul etmek başlı başına safdilliktir. Acele etmeyin öyle. Kovalayanlar, haklı olarak kovalıyor. Çünkü alacakları var. Onlar tahsilât peşinde.

     

    İtirazcılar dinlendi... Aradan biri fırladı.

    -Benim de itirazım var!

    Artık itirazları kabul etmiyoruz, diye kuvvetli bir ses işitildi.

    Ve koro halinde: “korkunun ecele faydası yok!” şarkısı üç kere tekrarlandı.

     

    Akıp giden zamandan çalındı bir tutam kadar. Hırsız pişman olacak ki, kenarda bir yerde başını iki elinin arasına almış perişan bir vaziyette bekliyor akıbetini. Orda öylece hiç kıpırdamadan duruyor. Zaman ferman buyurmuş mudur kim bilir? Eğer öyleyse ağlama vaktidir şimdi.

     

    Kulağını aç ve dinle şimdi!

    -“Bom”- diye bir ses!

    Nerden geldi bu ses?

    Batı tarafından.

    Meydanda bulunan insanların bir kısmı o tarafa doğru kayıverdi. Sadece bir çığlıkmış.

     

    Böyle çığlık olur mu? “Bom” diye çığlık olmaz kardeşim. Hem de sebepsiz yere olmuş!.

    Olay yerine gelen yetkililer rapor tuttu: Kaynağı belli olmayan bir ses işitildi. Adına “failsiz acılar” diyorlarmış. Olay yerinde inceleme yaptık. Hiçbir bulguya rastlayamadık.

     

    Ve kayıtlara geçtik: Tanımsız.

    Birde altına şerh düştük: Olağandır.

     

    Yetkililer tanımlayamadı. O zaman biz tanımlamaya çalışalım. Bir olayın, bir vakanın, bir fiilin olması, vuku bulması için “fail”e ihtiyaç vardır. Bu bilgiden hareketle diyebiliriz ki: çığlığın olduğu yerde mutlaka bir çığlık atan vardır. Öyleyse “failsiz acılar” diye bir şey olamaz kardeşim!

     

    Sonuç: Sonuç mu, ne sonucu?!


    Yorum ( 4 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 31/10/2007 - VirGül
  • Kategori: Edebiyat

     

    VirGül

     

    I.
    İlkin nokta yoktu
    Sonra, yaratıldı nokta

    Adem ise boşluktu
    Sonra, göründü ufukta

    Derken
    Adem noktaya düşmüş
    Nokta Adem olmuş

    Birden nokta büyümüş
    Adem nokta olmuş

    Adem noktaya dokundukça
    Nokta Ademi sarmış

    Nokta Ademi sardığında
    Adem nokta kadarmış

    Kibir Ademe nokta koymuş
    Adem kibri kalbine

    Nokta Ademe göz koymuş
    Adem noktayı eline

    Kibir kavga olmuş
    Kavga ise kibir

    Nokta Ademe darılmış
    Adem ilmine sarılmış

    İlim bir nokta imiş
    Adem onu büyütmüş

    II.
    Küçülmüş birden nokta
    Küçülenler büyümüş
    Büyüklük kibir olmuş

    Adem suçlanmış
    Suçsuzum demiş
    Suçu noktaya atmış

    Nokta suçu üstüne almış
    Suç noktadan boşluğa atlamış

    Suçu fazla tutmamış
    Onu Ademe satmış

    Adem kibre seslenmiş
    Kibire suçlusun demiş

    Kibir boşluğu göstermiş
    İşte suç burda demiş

    Adem şaşırmış
    Nokta boşluğa yükselmiş
    Boşluk nokta olmuş
    Kibir temize çıkmış

    Adem ilmi kaybetmiş
    Evvel ona sahipmiş

    İlim Adem olmuş
    Nokta ilimde kaybolmuş
    Kaybolan Adem olmuş

    III.
    Adem kendini bulmuş
    İlme nokta demiş
    İlim alınmış
    Nokta dilim dilim olmuş

    Noktalar kadar ilim olmuş
    İlim sevinmiş
    Adem ilme sahip olmuş
    Nokta Ademe kafa tutmuş

    Adem kibri çağırmış
    Kibir Ademi sarmış
    Nokta ilme gitmiş
    İlim noktada kaybolmuş

    Nokta büyümüş
    İlmi ele geçirmiş
    Kibir ilme yenilmiş
    İlim kibirlenmiş

    Aslında
    İlim bir nokta imiş
    Kim onu büyütmüş?


    Yorum ( 3 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Gerçek şu ki;

    Gönlümüzden aklımıza doğru uçuşan duygularımızın kayıt altına alınmasının ne kadar zor olduğunu bilsek de en azından dağarcığımızda yer etmiş bazılarını buraya çivilemek az iş olmasa gerek. İnsanı yazmaya kışkırtan "şey" nedir.? Duygularımız coşturan "şey" nedir? Nedir insanı şaşırtan? Nerede bir soru işareti (?) varsa biz peşindeyiz.. Biz aslında "neyin" peşindeyiz? Zaten "neyin" peşinde olduğumuzun cevabını "hakkelyakiyn" olarak "bildiğimizde" iş

    Ana Gövde

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • e-posta
  • RSS

    Kategoriler

    Linkler

  • bizimada
  • Blogcu Yardım
  • dilsizmutercim
  • murat destebaşı
  • istiklalmarsi

    Reklam

  • Add to Technorati FavoritesTech Profile

    IP

    Birleşmiş Milletlerin Açlık Sitesine Girin 
Orada Göreceğiniz Sarı Düğmeye Tıklayın.Dünyanın Herhangi bir Yerinde Aç Bir insan Yiyecek Alıyor. Size Hiçbir Maliyeti Yok, Yiyeceğin Parası Reklam Logolarını Görmeniz ile Reklam Yapan Sponsorlar Tarafından Ödeniyor,Tüm Yapacağınız Bu Siteye Girmek ve Yiyecek Bağışla Help Feed The Hungry) Düğmesine TIKLAMAK. Bir Saniye Sürüyor, Günde Sadece Bir Kere Bağışta Bulunabiliyorsunuz.Ve beni her ziyaret edişinizde bu yardımı yapın!


    Bloglar Alemi

    Sayfa:: 1 - Toplam: 9
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa