
(önceki yazının devamı)
Bakınca aklıma düştü. Belleğimde kargalarda yer etmiş. Hele sesleri. Hafızamı biraz zorlayınca... Evvelden, çok daha fazla karga bu muhitte uçup duruyordu. Nebatatın azalışı ile hayvanatın azalışı arasında doğru orantı olmalı. Kargalar şu anda bile mevcudiyetini devam ettirmekte olan hurma ağacının dallarında arz-ı endam eyliyorlardı. Koro halindeki şarki söylemeleri yok mu? Sesleri elbette çok kötü. Çok kaba. Şimdi bakıyorum da tek tük dolanıp duruyorlar. Yada ben eskisi gibi doğayı idrak edemiyorum. Kim bilir...
Çocukluk yıllarımda şehre gelişimin –hususen evimize- en önemli simgesi kargaların o dayanılmaz sesleriydi. Bu beni farklı bir mutluluğa sevk ederdi. Beni mutlu eden kargaların sesini duymak değildi elbette. Şehirde olmak mutluluğun esas kaynağıydı o zamanlar. Ne de olsa şehirde olmak vardı. Şehirde bulunmak. Köyden şehre inen biri olarak bunu da doğal karşılamak gerek. Ne bileyim, o zaman böyle hissediyordum. Ya şimdi. Keser döndü sap döndü eski duygular alevde yanan saman oldu. Acaba şehrin cezbeden bir tarafı kaldı mı? Kalmamış olmalı. Köy ise önemini artırarak koruyor.
Köy bahsi açıldığında bazılarında olduğu gibi bende öyle hatırladıkça yakıp yıkan hatıralar dolayısıyla hissiyat peydahlamıyor. Köy benim için sadece bir ‘köy’. Anılarıyla birlikte de olsa bu fark etmiyor. İstisnaları katmaz isek tabi. Şehir için de aynı şeyi söylemeliyim. Elbette ki benim rahat olduğum en uygun ortam sükûnetin kol gezdiği yerlerdir. Sükûnet nerde olursa olsun severim. Göz zevki için köy birinci sırada yer almaktadır. Yalnız yalnız durup bulunulan bir köy. Ne güzel değil mi?
Şöyle kısacık bir bakışın ortaya serdiği duygu ve düşünceler ne kadar da yoğun imiş. Uygun anahtarı bulup uygun zihin kapısına iliştirdiğimizde olup bitenler gerçekten de çok hoş. Bir diğer hoşluk ta olup bitmesi.
Mutluluk ayrıntılarda saklıdır, denilir. Eğer bu anlattıklarım ayrıntıysa mutluluk ta bunların arasında olmalı. Bunları hatırlayışım beni mutlu etti mi? Elbette etmiştir. Ama çok mutlu oldum da diyemiyorum. Sadece mutlu oldum. Hâlbuki evveli anımsayış insanı hüzünlendirir. Özellikle beni. Bir ara habire hüzünlenir dururdum. Ve durup hüzünlenirdim. Ya şimdi? Belki de aynıyımdır da farkında değilim. Ne fark eder. Pek bir kıymeti de yok gibi. Hüzünlensem ne olur, hüzünlenmesem ne olur?
Eski ile yeni arasında mutlaka bir fark vardır. Eskisi gibi olmadığım, olmadığımız da muhakkak.
Eski ile yeni arasındaki bu farkın belirginliğinin yoğunluğu kadar hayatın merkezinden savrulduğumu hissediyorum.
……. “ -Bitti-
Abdullah
|